Ramazan…
İslâm coğrafyasının tabir caizse “Ortaçağ”ı yaşadığı bir dönemde, Ramazan ayına giriyoruz…
Bir dostum –pek haberdar olmadığımı fark edince– “İki gün sonra Ramazan başlıyor” diye hatırlatma gereği duydu.
Ve ben o an, kendi çocukluğumdaki Ramazanları hatırladım…
Oruç tuttuğum, camiye gittiğim, fırında pide kuyruğunda beklediğim, Mehmet ağabeyden tulumba tatlısı almak için yarıştığım Ramazanları…
Müslümanlığın henüz “inanç”tan “moda”ya/“gösteriş”e evrilmediği yıllarda, saf/katıksız duygularla, Allah “korku”su değil “sevgi”siyle yaşadığımız; kötülük yapmadan, çalmadan, haksızlık etmeden, kul hakkı yemeden, doğru müminler olarak yaşarsak yüce Yaratıcı’nın bizi alıp cennet bahçelerine koyacağına inandığımız çocukluk yılları…
Belki de, daha sonraki yıllarda komünist olmayı seçmemde, annemden gördüğüm bu dinî eğitimin payı olacaktır…
*
Dinle bağlarını 16 yaşında kesmiş biri olmama rağmen, inançlı insanlara her zaman saygı duymuş, her daim onların haklarını savunmuş, onların yanında saf tutmuşumdur.
Çünkü bu memlekette, “kemalist aydınlanma”nın ezip geçtiği önemli bir dindar kitle vardır ve onların uğradığι haksızlığa karşı susmak, İslamî tabirle söyleyecek olursak, “Şeytan’ın zulmüne ortak olmaktır”.
Ve ben hiçbir zaman ezilen insanlara karşı ezenlerin, yani Şeytan’ın yanında yer almadım!
*
Gelgelelim, yıllar geçince, Heraklit’in “Her şey akar” tezi doğrultusunda, memleketteki İslamî hareket de, tarikat ve cemaatlerin etkin rol oynamaya başlamasıyla, dönüştü.
Ve şu anda “ezilen” pozisyonundan “ezen” pozisyonuna doğru evrilmiş bulunmakta.
Artık pide kuyruğunda oruçlu hali ve sonsuz Allah sevgisiyle bekleyen insanların yerini, toplu iftar törenlerinde protokol masalarında oturan, kendinden olmayana düşman, elin kadınına göz diken, eşini aldatan, komşusunu ispiyonlayan, kardeşini dolandıran, müşterisini “kazıklayan”, çoğu badem bıyıklı bir grup parazit aldı.
Ve o toplu iftarlarda Allah sevgisi değil, kendinden olmayana karşı kin, farklı düşünceyi bertaraf etme, öfke, nefret aşılanıyor.
Diyeceksiniz ki, İslâm coğrafyası “Ortaçağ”ını yaşarken, birileri İslâm adına “kelle” kesip bombalar yağdırırken, cemaatler-tarikatlar “en doğru yol bizim yolumuz” yarışında İslâm hoşgörüsünü unutmuşken, bunun bizim bölgemize de sızmış olması doğal değil mi?
Doğaldır.
Fakat benim anlayamadığım, beni üzen, Müslümanlığın son yılllarda “moda” olmasından sonra Müslümanlığa terfi etmiş olan “yeni mümin”lerin laubaliliği, terbiyesizliği, çığırtkanlığı değil. Beni üzen, samimi, içten Müslüman ve mevcut durumdan rahatsız olan Müslüman arkadaşlarımın bu iğrenç tablo karşısında suskunluğu.
Bu tabloyu asıl eleştirmesi gereken, biz komünistler değiliz, onlar.
Niçin susuyorlar?
Niye içlerinden biri çıkıp da, Müslümanlığın –özellikle de bölgemizde– hoşgörü kültürünü, barışçıllığını, sevgiden yanalığını, ayrıştırıcı değil de birleştirici yönünü vurgulayarak bu karanlık tabloyu eleştirmiyor?
Bir dostum, “Sen kendin yazmıyor musun ‘korku imparatorluğu’ diye; ne bekliyorsun, konuşsunlar da Fethullahçı diye mi fişlensinler?” diyordu, bu eleştirilerime.
Haklılık payı var.
Fakat unutttuğu bir nokta da var:
Haksızlığa, nefrete karşı susmak, Şeytan’la ortak olmaktır. Ve gerçekten inançlı Müslüman, bu karanlık tablo karşısında susmaz, susamaz, susmamalı.
*
Bu yılki Ramazan ayının başta bölgemiz olmak üzere, tüm İslâm coğrafyasına sevgi, hoşgörü, barış ve “silkinme” getirmesini diler, tüm Müslüman dostlarıma ibadetlerinde kolaylıklar dilerim.
Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.
