Öykü: Son bir kez…
Memlekete âdetâ küserek ayrılmıştı, Memet. Elinde üniversite diploması, üç dil konuşmasına rağmen günlerce iş aramış, bir markette kısa süre kasiyer olarak çalıştıktan sonra bir de ticarete girmiş, fakat ekonomik krizin yavaş yavaş boy göstermeye başlamasından sonra, tasını tarağını toplayıp İngiltere’ye gitmişti arkadaşı Dimitri’yle beraber. Ve on yıl geçmesine rağmen bir daha da geri dönmemişti.
“Bizim memleketten, bizim insanlardan hiçbir halt olmaz” diye söyleniyordu her seferinde. Manchester’da garsonluk yapıyor, akşamları ise kitap çevirileriyle uğraşıyor ve sol çevrelerce büyük ilgi gören kitapları Türkçe ve Yunanca’ya çevirip, Türkiye ve Yunanistan’daki sol yayınevlerine satıyor ve az da olsa ekstra para kazanıyordu.
Bir hayali vardı: On yıldır burada çalışarak biriktirdiği paranın bir o kadarını daha biriktirip, Yunanistan’ın İkaria adasında bir ev ve taverna satın alacak, yazları buraya yerleşip taverna işletecek, kışları ise Manchester’a dönüp garsonluğa ve çevirilere devam edecekti.
Son yıllarda anadili gibi konuştuğu üç dil olan İngilizce, Türkçe ve Yunanca’nın dışında, Fransızca öğrenmeye de niyetlenmişti. Onu da öğrendi mi, sırada Rusça vardı; “Bir lisan, bir insan”dı çünkü!
Memleket muhabbeti açıldığında sıkılıp kaçar, memleketten kimseyle görüşmez, sadece annesi ve babasıyla haftada bir telefonda görüşürdü. O da sadece hal hatır sorma; memleket meselerini asla konuşmazlardı. Onlar her ne kadar ısrar etseler de on yıldır, yaz tatillerinde bile, memlekete dönmeyi reddetmiş, yine de biriktiği paralardan bir kısmını onlara göndermeyi de ihmal etmemişti. “Memleket benim için bitmiştir, ben o sayfayı çoktan kapattım” diyordu her seferinde. Okul yıllarından arkadaşı ve Manchester’da ev arkadaşı Dimitri memlekete gittikçe sadece, ondan bir ricada bulunuyordu: “Gelirken bana frappe ve çipuro getir”.
Bir gece yine çevirilere odaklandığı bir anda telefonu çaldı. Arayan annesiydi ve ağlayarak babasının öldüğünü söylüyor, on yıldır görmediği babasını en azından son yolculuğunda yalnız bırakmamasını rica ediyordu. “Tamam” dedi Memet, “yarın oradayım”.
*
Döndüğünde bitkindi Memet. İçeriye girip Dimitri’ye selam verdi ve doğrudan banyoya yöneldi. Bir duş alıp, kendine çok buzlu bir frappe yaptı. Dimitri’ye sordu: “Sen de içer misin?” Dimitri istemedi.
Koltuğuna oturdu Memet. Dimitri’den bir sigara istedi. Dimitri şaşırdı, çünkü Memet tam dört yıl önce sigarayı bırakmıştı. “Hayrola” dedi Dimitri, “yine sigaraya mı başladın?”
“Yok” dedi Memet, “ama iki günlük memleket ziyaretinde gördüklerimi düşününce, bir sigara tüttürmek geldi içimden.”
“Hayrola, seni bu denli düşündürecek ne gördün ki?..”
Mehmet, sigaradan derin bir duman aldı ve başladı anlatmaya…
“Dakika bir, gol bir misali, memlekete varır varmaz babamı yıkamaya gelen köy imamıyla karşılaştım. Bir de ne göreyim, bizim yan köyde çobanlık yaparken hırsızlık yaptığı sırada yakalanan ve köylü tarafından köyden kovulan herif, bizim köye imam olmuş…
Tam cenaze kalkacak, insanlar gelmeye başladı, tanımadığım nice takım elbiseli adam. Kıravatlar, parlak iskarpinler, siyah kocaman gözlükler; gelmiş başsağlığı diliyorlar. İçlerinden birini tanıdım, çocukken eşeklere tecavüz ettiği için adı ‘Beygir Hasan’a çıkmış olan bir herif… Yeğenim gelip ‘Abi, milletvekilimiz Hasan bey başsağlığı için gelmiş’ demez mi!
O sırada iriyarı bir herif yanıma geldi. Biraz dikkatli bakınca tanıdım: Bir vakitler kız arkadaşımla uğradığımız kafeteryanın sahibi Ayı İsmail; ki garsonlara bırakılan bahşişleri cebe atmasıyla meşhurdu. Yeğenim hemen tanıttı: Türkçüler Topluluğu Başkanımız ve değerli işadamı İsmail bey.
Yanındakine baktım, çıkaramadım. Yeğen imdadıma yetişti: Topluluğumuzun Yönetim Kurlu Üyesi Vedat bey. O an yeğenime dönüp ‘Ulan bu herif zamanında Roman olduğuna dair belge imzalayıp kredi almamış mıydı? Ne zaman Türk oldu?’ dedim, ‘Aman abi’ dedi, ‘gözünü seveyim bi’ maraza çıkarma’.
Tam o sırada biri ‘Sevgili kardeşim Memet, başımız sağolsun’ diye üzerime atladı. Hemen tanıdım: İspiyoncu Hüseyin. Memlekette kimin, ne zaman, nerede, kiminle ne yaptığını yetkili makamlara bildiren bir ajan. Ki verdiği bilgiler çoğu zaman gerçeği yansıtmamakla birlikte, kulaktan dolma bilgilere kendi yorumunu da ekler, öyle sunardı. Yeğenim söze girdi: ‘Hüseyin beyi hatırlamışsındır umarım. Kendisi Azınlık Eğitimi’nden Sorunlu şefimiz’.”
Memet sigarasını kül tablasına bastırdı ve devam etti:
“Babamı toprağa verdikte, mezarlık çıkışında üç kişi durmuş beni bekliyordu. Baktım, biri ilkokul öğretmenim Rasim hoca. Sarıldık. Halini hatrını sordum; ‘Memleketin halini görüyorsun, bizim de halimiz memleketin hali gibi’ dedi. Son yazdığı iki kitabı yanında getirmiş, imzalayıp hediye etti. Emekliymiş, köyde güç bela geçiniyormuş, hükûmetin vergi talanıyla birlikte ödeyemediği elektriğini kesmişler ve elektriksiz yaşıyormuş. ‘Okuyorum, ama!’ dedi, ‘Yazıyorum da. Zaten bundan böyle ne kadar ömrümüz ve yapacak başka neyimiz kaldı ki!’
Hemen yanında sınıf arkadaşım Yasin. Okulumuzun en başarılı öğrencisiydi, İnşaat Mühendisliği’ni kazanmıştı fakat ikinci sınıfta babasını yitirince memlekete, tütün tarlasına ve hayvanların başına dönmek zorunda kalmıştı. Dinsiz olduğu için köylü tarafından hep dışlanmış, Kurban Bayramları’nda ‘O komünistten alınacak kuzudan kurbanlık olmaz’ diye halkı kışkırtan softalar yüzünden hayvancılığı da bırakmak zorunda kalmış. Şimdilerde birkaç eski dost ve bazı Yunanlılar kendisine elektrik tamiri işi veriyormuş ama o da yetmiyormuş. ‘Tütünün de durumu ortada be Memet’ dedi, ‘sen gitmekle en iyisini yaptın. Biz bu memleketi değişireceğiz diye ısrarla burada kaldık, ama galiba sen haklıymışsın. Burada hayat yok bize!’
Ve hemen yanında Metin. Köyün deli çocuğu. Saçları bembeyaz olmuş. Üniversite diplomasını alıp İstanbul’da yüksek maaşla iş bulduğu halde İstanbullu olan eşini de alıp köye dönen ve ‘Memleketimde kuru ekmek soğan, İstanbul’da havyardan iyidir’ diyerek memlekete dönen o iriyarı delikanlı. Aylardır işsizmiş, babasının emekli maaşıyla iki aile geçinmeye çalışıyorlarmış. ‘Bu yaştan sonra da nereye gideriz?’ diye kara kara düşünmekteydi…”
Memet frappe’sinden bir yudum daha aldı. Gözleri daldı. Ve devam etti:
“Bilir misin, diplomalarımızı alıp memlekete döndüğümüzde, hepimizin boyumuzdan büyük hayalleri vardı. Güzel şeyler yapacaktık. Tarım kooperatifleri, aşağıdan örgütlü kollektif işletmeler, fikir atölyeleri, sanat atölyeleri kuracaktık. Toplumumuzun içine yayılmış olan lânetli uyuşmuşluğu kıracak, onu düşünen, sorgulayan, üreten, direnen bir topluma dönüştürecektik. Sonra ne oldu biliyor musun? Baktık ki, bizim hayallerimiz bile, hem de henüz sadece hayalken, bazılarını hiç olmadığı kadar korkuttu. Üzerimize saldırdılar. İftiralar attılar. Dışladılar… Bazılarımız buna çelik bir inançla direnirken, bazılarımız karşı tarafa geçti: bizim payımıza yalnızlık, yoksulluk, hayal kırıklıkları, uyku hapları ve panik ataklar düştü; onların payına takım elbiseler, lüks arabalar, makamlar. Biz insanların doğrulması, ayağa kalkması için uğraştıkça, onlar uyanmaması, itaat etmesi, kadere sığınması için uğraştılar. Ve işin acı yanı, başardılar da. İşte bu yüzden dünün hırsızları, yolsuzları, eşeksevicileri, sahtekârları bugün en yüksek makamlarda; halk ise aç ve sefil ve umutsuzluk içerisinde…”
Kalkıp eşyalarını topladı Memet. Dimitri şaşkın gözlerle kendisine bakıyor, ne yaptığına anlam vermeye çalışıyordu…
“Hayırdır?”
“Gidiyorum, Dimitri. Memlekete dönüyorum. Halkı bu sefer de örgütleyemezsek, memleket yok olacak. Bu son şansımız. Tarih bizi davet ediyor. Ve bu daveti tepersek, bizi asla affetmeyecek.”
Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.
