İLK KARA LİSTE΄NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -2- (b)
TARİHTEN BİR YAPRAK
Azınlıkta 1985 öncesi ve sonrası
Köy hizmetini bitirdikten sonra ancak 1980 sonlarına doğru dönebilmiştim 1966'da ayrıldığım memleketime. Ve 4 yıl sonra 1984 sonlarında yeniden ayrılımıştım, Selanik'e ihtisasa giderek, ve orada yaşıyordum. Memlekette olup bitene coğrafî mesafe yüzünden artık eskisi gibi katılamıyordum. Elimden geldiğince katılıyordum da, gelişmelere eskisi gibi yön veremiyordum, bu konuda artık çabalamıyordum da. Öte yandan Azınlıkta neredeyse her kuruluş ve dernek 1985'lerden beri ister “seçimle” ister “darbeyle” başına buyrukluğunu yitirerek Azınlık Mafyasının egemenliği ve Koca Kapı'nın denetimi altına girmişti. Kararlar hiç tartışılmaksızın, tereyağdan kıl çeker gibi kolayca alınıyordu, hep oy birliğiyle. Aslında karar almak gibi bir zahmet te ortadan kaldırılmıştı, çünkü kararlar hazır geliyordu. Koca Kapı'yı artık “kızdırmıyorduk”, kızdıranlar bertaraf edilmişti. Azınlık Mafyasının egemenliği mutlaktı. Öyle görünüyordu ama bir üfürükle devrilecek kadar da zayıftı. 26 Ocak 1988'de bunu yaşadık. Fakat bizde azınlık sorunları için mücadele edecek ne maddiyat ne de moral kalmıştı. Kendi cebimizden maliyet ödüyorduk, ne kadar süre dayanabilirdik ki? Biz azınlık sorunları için Yunan Yönetimiyle kavga ediyorduk, azınlık toplumunu da kavgaya sürükleyerek, Azınlık Mafyası Koca Kapı'yı arkasına almış bize karşı mücadele ediyordu. Türkiye'ye giriş yasağı koydurarak, vatan haini ilan ettirerek, ekonomik savaş açarak ve örgütlemeye çalıştığımız mücadeleyi sabote ederek. Üstelik maddi bir maliyet te ödemiyordu, tam tersi.
Azınlık komünistlerin eline geçmesin
Bütün bunlar sözüm ona Azınlığın yönetimi komünistlerin eline geçmesin diye oluyordu. Türkiye'de 12 Eylül darbesiyle başlayan komünist ve solcu avı Azınlığa da uzamış, hafiye raporları Azınlıktaki var olmayan komünistleri hedef alıyordu, şimdiki raporların Fethullahçıları hedef aldığı gibi. Arada büyük bir benzerlik var. Arz, talebe göre biçimleniyor. Azınlık ta hafiye raporlarına göre biçimleniyor. Azınlıktaki psikopatolojiyi anlamak isteyen bu raporları okusun. Benim elimde böyle bir tek rapor var, REFİKA NAZIM aleyhinde, 1980'li yılların başlarında raporcu öğretmen arkadaşları tarafından düzülmüş, Refika'nın orada “komünist ana” olarak adlandırıldığı. Elim erirse onun hatırasına bir gün bu sütundan o aşağılık raporu yayımlamak isterim. Ya öfkeden patlarsınız ya da gülmekten kırılırsınız.
1980'li yılların ortaları, Azınlıkta saymaya bir elin beş parmağının yetip artacağı kadar komünist var. Tümü 1970'li yılların sonlarında Türkiye'deki o karışıklık döneminde yüksek tahsil gören gençler, TKP-İlerici Gençlik üyesi, buraya dönünce KKE'ye “yatay geçiş” yapmış NAZİF FERHAT ve Mustafa Mustafa ve daha birkaç arkadaşı. Birkaç ta devrimci sol sempatizanı var. Sovyetler çökünce, 1989'dan sonra tümü KKE'yi terkedip Sinaspiamos'a geçti. Biz bu komünist ve solcu gençlerin ezilen ve ezildikçe öbek öbek Türkiye'ye kaçan Azınlığın mücadelesine katılmalarını, hatta başı çekmelerini bekliyoruz. Azınlık Mafyası ise onları millî tehlike olarak gammazlıyordu, Koca Kapı'dan talep öyle. Ben KKE'li değilim, solcuyum ve KKE'nin bazı etkinliklerine katılıyorum. Ama bir vatandaş olarak, ajan olarak değil. Hafiye yorumu: O halde ben kripto-KKE'liyim ve aslında azılı bir komünistim. Bu tespiti işittikçe dalga geçiyorum, KKE'li bir komünist olmadığımı kimseye ispat etmek zorunda hissetmiyorum kendimi. Beni 30 yıl komünist olarak bilen Azınlığın tarihî ve profesyonel antikomünisti Hasan Hatipoğlu ölümünden birkaç yıl önce hayal kırıklığı içinde itiraf edecektir: “Hadi be, sen komünist değilmişsin ya. Partinin buradaki genel sekreteriyle konuştum, o söyledi. İbram dostumuzdur, ama bizim partiye hiçbir zaman üye olmamıştır dedi.” Rahmetli Refika Nazım solcu gençlerle arkadaşlık ediyor ve Nazım Hikmet hayranı, onun için “komünist ana” ve öyle olduğu için Öğrtemenler Bİrliği'ndeki işinden atılıyor. Başkonsolos CHP'li ve solcu, Refika'dan yana, ama ona yardım edemiyor, işinden atılmasını engelleyemiyor. Azınlık Mafyasının Konsolosluğu nasıl aştığına tanık oluyoruz.
Solcu gençlerimiz, ne yazık ki, ister kendi ilgisizliklerinden ve yetersizliklerinden olsun, isterse önüne konulan engellerden olsun, hiçbir azınlık sorunu hakkında başını onların çektiği herhangi bir mücadele örgütleyemediler, verilen mücadelelerin kuyruğunu bile oluşturamadılar. DİKAÇA mücadelesi hariç.
Yaka Direnişinin sürdüğü günlerde Eşekçili'deki bir toplantıya Abdülhalim Dede'nin arabasıyla gideceğiz. GTG Birliği önünden İskeçe'den toplantı için gelmiş olan Celal Zeybek'i de aldık. Celal anlatıyor: “Beni sizin arabaya binerken gören bir Konsolosluk çalışanı daha sonra bana çıkıştı. O komünistlerin arabasına nasıl binebiliyorsun diye. Şaştım kaldım. Demek ki Konsoloslukta komünist olarak damgalısınız.” Abdülhalim'i bile o dönem komünist olarak gammazlıyorlardı, moda öyleydi. Şimdiki moda Fethullahçılık, değişen başka bir şey yok. Hep aynı puştluk.
Yaka Direnişi niye sabote edildi? Azınlıkta Koca Kapı'nın öncelikleri
Yaka Direnişi sabote edilip durdurulmasaydı, büyük bir olasılıkla yine de başarıya ulaşıp Yaka tarlalarını kurtarmaya yetmiyecekti. Kim bilir belki de yetecekti. Tarlalar için yetmese bile, toplumda tüm olarak bir kalkışma başlamışken, Azınlığa uğradığı ayrım-baskılara ve ırkçı muameleye karşı yollara dökülüp mücadele etmesini öğretecekti. Toplumu o mücadele kıvamına getirmek kolay değildi. Gel gör ki, Trakya Dimokritos Üniversitesinin Gümülcine bölümü için Yaka bölgesinden azınlık insanına ait 3.500 dönümlük işlenen tarlanın kamulaştırılmasına karşı verilen mücadele, Yaka Direnişi, Koca Kapı'nın vurucu gücü Azınlık Mafyası ile Yönetim el ele vererek sabote edildi ve durduruldu. Direnişin başından sonuna dek içinde bulunan biri olarak yukarıdaki tesbitin ciddiyetinin ve nereye gittiğinin bilinciyle söylüyorum bunları. Aslında daha o zaman (1983) aramızda tartıştığımız şeydi, ilk kez alenen dile getiriliyor.
Koca Kapı Azınlıktaki bir mücadeleyi nasıl sabote eder ve engeller diye kutsal öfke patlamasına uğrayanları görür gibi oluyorum. Niye engellemesin, o mücadeleyi komünistler örgütlemişse? Azınlığın yönetimini komünistlere mi bırakacaktı?… Yaka Direnişini “komünistler örgütledi” iddiası tabiî işin komedisi. Ama Azınlık Mafyası bunu adamakıllı yaydı, yalnız Türk tarafına değil, Yunan tarafına da, ve sanırım sonunda kendisi bile inandı. Başkonsolos Şükrü Tufan'ı inandırdıklarını sanmıyorum, zeki bir insandı. Ama Mafya, Konsolosluğu aşıp derin devletle doğrudan temas kuruyordu, komünistlikle ilgli bir ihbara 1983'lerde derin devlet kayıtsız kalamazdı, bunun bir palavra olduğunu bilse bile. Bu suçlama yalan da olsa onun işine yarıyordu, aşağıda nedenini anlayacaksınız.
Azınlık Mafyası komünist parmağı konusunda Yunan Emniyet Teşkilatını bile hoplatmıştı. Yaka Direnişi sürerken Asfalya (emniyet teşkilatı) bu işin arkasında KKE olduğuna dair harıl harıl kanıt ve tanık arıyordu. Tanıklığına başvurdukları kişilerden bir tanesi avukat Sabahattin Emin Salepçi. Kendisi anlattı, nasıl yanıt verdiğini hatırlamıyorum. Ama rahmetli Salepçi'ye Yaka sorunu, genel olarak azınlık sorunu, uzak sorunlardı, dedikodu düzeyinin üzerinde hiç ilgilendiği yoktu. Fakat en ilginç olay o zaman KKE'li olan Mustafa Mustafa'yla ilgili. Beni Emniyetten ve Jandarmadan, daha sonra Maliyeden sıkıştırıyorlar. Direnişi desteklemeyi bırakmam için tehdit ediyorlar, 3 veya 4 kez çağırdılar. Hele bir defasında Trakya'nın bütün yüksek rütbeli aynasızları toplanmışlar, aldılar beni ortalarına, bir biri saldrıyor, bir diğeri. İşkence yok canım, tehdit var. En çok bağıran çağıran Asfalya diikitisi İoanidis. Bir defasında Jandarmaya çağırmışlardı, orada diikitis pek nazik. Sorgudan sonra dışarı çıkarken bir de baktım Mustafa Mustafa gelmiş, onu da sorguya çağırmışlar. Dedim ya, polis Yaka kavgasını çıkaran komünistleri arıyor, KKE'li Mustafa'yı bulmuş. O ise Allah'ın günahsız kulu, Yaka'ya pek karıştığı yok. Mafyacılar direnişi komünistler örgütlüyor diye yaygara kopararak Mustafa'yı da yakacaklar. Biliyorum, kalben bizimle ve Direnişin yanında, ama bedenen pek ortalıkta görünmüyordu, KKE de öyle. Mustafa'nın o sırada kendi sorunu başından aşkındı, DİKAÇA engeli yüzünden tıb diplomasını tanıtamıyordu. Bir de Yaka'yla uğraşmasını ondan kimse istemiyordu.
Komünistlik suçlaması işin komedisi. Koca Kapı'nın Yaka Direnişini sabote etme nedeni çok daha feci ve hayal kırıcı idi. İnhanlı Direnişinde hissetmeye başladım, Yaka'da kesin kanaat oldu. Koca Kapı'nın önceliği azınlık mücadelesi ve azınlık sorunlarının çözümü değildi, bunlar bizim önceliklerimizdi. Onun önceliği Azınlığı denetlemekti. Ve Yaka Direnişi onun denetimi altında değildi, onun için durdurulmalıydı. Ondan sonra elindeki Azınlık Mafyası kavgayı yeniden başlatacak yeterlikte değildi. Ve Yaka olayını tarihin dolabına kapadılar. Bir buçuk yıl önce İnhanlı Direnişi de Koca Kapı'nın denetimi altında değildi, onun için orasını da boklamıştı.
Biz ise Azınlığın olduğunca kendi başına Koca Kapı'nın manipülasyonu olmadan mücadele etmesini bir meziyet olarak görüyorduk ve ilke edinmiştik. Böylelikle Türkiye'yi de “koruduğumuzu” sanıyorduk. Ne yanılgı! Meğerse ihanet içindeymişiz (!!).
19. madde kaldırılmamalıymış
Yeri geldi anlatacağım. Yunan Vatandaşlık Yasasının 19. maddesi yürürlükten kaldırıldıktan sonra (Haziran veya Temmuz 1998) Azınlık derin bir nefes aldı. Damokles'in kılıcı gibi her Batıtrakyalının tepesinde bulunan vatandaşlıktan çıkarılma tehlikesi böylece bertaraf ediliyordu, on binlerce kurbandan sonra. Bir kabus son buluyordu. 19. maddenin kaldırıması için Azınlıktan ve Azınlığın dışından birçok kişi mücadele vermiştir. Kısmen verilen bu mücadelenin etkisi, kısmen AB kurumlarından gelen baskı, sonunda bu hayırlı sonucu doğurmuştur. Azınlıktan bu konuyla en çok kim uğraştı sorusuna verilecek yanıtta Abdülhalim Dede ismi ilk sırayı işgal eder. 19. maddeye karşı verilen mücadele ve ilgili hükmün yürürlükten kaldırılması, tabiî Koca Kapı'nın denetimi dışında yürütüldü; denetimi, bilgisi ve manipülasyonu dışında, ve genellikle eski karalistelilerin öncülüğünde. Bu hal, Koca Kapı ve Azınlık Mafyasında egemen olan anlayış ve amoralizm içinde olaya çamur atmayı elverişli kılar. Bir Konsolosluk çalışanı bana şöyle diyordu: “-Siz, sen ve Abdülhalim, bu 19. maddenin kaldırılması için bu kadar uğraşmakla ve sonunda bunu başarmakla aslında Yunan tarafına hizmet ettiniz. 19. madde kalsaydı, Türk diplomasinin elinde bir koz bulunacaktı ve uluslararası forumlarda Yunanistan'ı hep köşeye sıkıştıracaktı. Bu kozu Ana Vatanın elinden aldınız.” “-Aga, ağzından çıkan sözleri kulağın duyuyor mu? Ne sapık düşünceler bunlar! Bu sözleri vatandaşlıktan çıkarıldığı için çile çeken birinin karşısında tekrar etmeni isterdim. A siktir ordan!”… Siz bu görüşlerin o konsolosluk çalışanının kendi kişisel görüşleri olduğunu mu sanıyorsunuz? Öyle olsa o kadar kızmayacağım.
Biz suçumuzu ne sanırdık, ne çıktı
O halde 1989 yazına kadar Ana Vatan bu fakiri niye cezalandırsın? Ondan sonra tamam, farkına varmadan cami duvarına eşedik. Farkına vardıktan sonra artık ben de layıkıyla Kara Listede yerimi aldım diye düşünmeye başladım. Haziran 1989 seçimlerinde mebus adayı olmuştum, bu hareketimle derin devletin Azınlık üzerindeki en büyük operasyonu, kendi elceğizleriyle diktiği “bağımsız listeleri” sabote ediyor ve Türklüğe ihanet ediyor kabul edilerek. Böylelikle ben de kendimi artık ceza yemeye mustahak olarak görüyordum. Bir kere daha yapmayacağım, aday olmayacağım, size sormadan bir adım atmayacağım diye benim de beyanname imzalamam gerektiğini düşünüyordum. Oysa gerçek öyle değilmiş, 1996 yazında öğrendim, İpsala sınır kapısında, “affa” uğradıktan sonra Türkiye'ye giderken. Kara Listeye girişim, meğerse daha 1987 Aralığının bilmem kaçında olmuş. Yani aday olmaya cüret edişimle alakalı değilmiş, Aralık 1987 tarihinde zararlı faaliyetlerim yüzünden (bunlar komünist faaliyetlerden başkası olamaz diye düşünüyorum, ama olabilir de) Türkiye'den sınır dışı edilmişim. Böyle bir olay yok tabiî, tamamen düzmece. Dış Türkler olarak gözümüzde kutsallaştırdığımız Ana Vatan kendisine savunma ve söz hakkı verilmeden bir soydaşı bir uyduruk suçla cezalandırıyordu. Sonra, Koca Kapı'nın devlet olarak ciddiyeti gözlerimin önünde kağıttan kale gibi devrilmesin mi? Aydın Ömeroğlu'nun başına gelenler ise daha kötüydü. O, bir süre önce gerçekten sınır dışı edilmişti. Gazetelerde iki polis arasında fotografı ve manşetten haber, “Yunan casusu sınır dışı edildi!” diye. Karikatür değil, gerçek. Eğer bir devlet kurumu böyle bir şeye tenezzül ediyorsa, o devletin içi çürümeye başlamış demektir. Önleminizi alın.
devam edecek
Not: Yazının başlığını oluşturan esas konu, gerekli gördüğümüz ayrıntıda boğulunca, bu 2. bölümde de işlenemedi, 3. bölüme kaldı.
Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.
