Paris için kim hesap verecek?

Dimitris Makrodimopulos, e-mail: [email protected]

Paris’te geçtiğimiz Ocak ayında ve şimdi yaşanan terör saldırıları neyi gösterdi? Neoliberalizmin şiddet ürettiğini. Batı’nın ve dünyanın büyük metropollerinde eşitsizliğin artmasıyla. Gençliğin, sermayeye yayılmayı ve ucuz emek gücünü sağlayacak bir yedek emek ordusuna dönüştürülerek gettolaştırılması ve toplumdan dışlanmasıyla. Unutmayalım ki, teröristlerin ezici çoğunluğu Doğu’da değil, Batı’da büyümüş Fransız vatandaşlarıydı. Radikalleşmeleri, daha sonra almış olduğu şekilden ayrı olarak, ki o şekil onlar için en uygunuydu, Fransız toplumunun çıkmazları içinden geldi. Böylelikle Fransa, toplumsal zaaflarını örtmek için çıkmazlarının ihracatını yapmayı bırakmalı, çünkü eğer bunları çözemezse, bunlar kendisi için ebedi tehdit olacak.
 
Ancak, Paris’teki saldırının kurbanları için kim hesap vermeli? Toplumsal dışlanmanın “ürünü” olan teröristler mi, yoksa dışlama ve şiddeti üreten ve yeniden üreten azgın neoliberalizmin siyasi temsilcileri mi? Batı, asırlardan beri kendi ülkelerinde sosyal barışı sağlayıp, eşitsiz alışverişlerle zenginleşirken, kolonileri (sömürgeleri) için toplumsal dışlamayı ve yoksulluğu ihrac etmeyi öğrenmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kapitalizm, yeni-sömürgeleştirme çerçevesinde hareket ederek Üçüncü Dünya’yı ucuz emek gücü için gelişmiş ülkelerin sınırına getirmişti. Sadece bu da değil, düne kadar mantıklı olarak var olan sosyal yardımların sermayenin çıkarına azaltılarak yaşam seviyesini düşürmek için bir yedek emek gücü olarak değerlendirdi. Sömürgeci bir geçmişi olan ve bu her fırsatta canlanan, örneğin Libya, Mali, Suriye’yi “dostları” olarak bombalayan, kısa bir süre önce Fildişi Sahilleri’ne, Orta Afrika Birliği’ne müdahale ederek göçmen akımlarını tahrik eden ve yoğunlaştıran bir ülkenin, bugün ne ve nasıl diye sorması mümkün mü?
 
Fransız halkına hesap vermesi gereken, Fransa siyasi liderliğidir. Fransız halkının bu şoku atlattığında Başkan Hollande’a olduğu kadar, bedelini masum vatandaşların ödediği, iç ve dış politika adına Kaddafi’ye –ve sadece ona da değil– karşı savaşta baş aktör olan Sarkozy’ye sert tepkilerde bulunacağı kesindir.
 
Ancak, gerçekten ne oluyor? Avrupa ve dünya sermayesi aniden bu kadar “gaddarlaştı” mı? Çünkü bir buçuk asır önce Marx, “Artı-değer Teorileri” adlı eserinde uyarıyordu: “Burjuva toplumu, geçmişte belirli şekilde feodal veya otoriter rejimlerde savaştıklarını şimdi yeniden uyguluyor”, ki daha sonra Rosa Luxemburg, gelişmiş, monopol kapitalizmin “ilkel birikim”in ilk günahına dönmek zorunda kalacağını, embriyonik kapitalizmin dışa dönük ekonomik şiddet, açık hırsızlık ve çalma desteği ile feodal toplumun rahminden çıkma telaşı içinde olacağı yönünde uyarıyordu. David Harvey’in “Zimmet Yoluyla Birikim” başlıklı aynı çağdaş analizinde savunduğu gibi, sermaye, biriktirdiği zimmet yatırımıyla normal alışılmış şekliyle oynayamadığından; sağlığın, eğitimin özelleştirilmesine, yani doğal sosyal hakların ve sosyal işletmelerin çalınmasına hatta Kamu’nun gayrımenkullerine göz dikerek sosyal eşitsizliği yakın zamana kadar müreffeh toplumlar için bile alevlendiriyor.
 
Yani sorun derin sınıfsal, bu yüzden Suriye’ye, Irak’a, Libya’ya, Afganistan’a ve daha birçok ülkeye yaptıkları müdahalelerde doğurdukları göçmen akımlarını şeytan gibi göstermeyi bıraksınlar. Peki kimler ve niçin mülteci ve göçmen akımları istiyorlar? Avrupa siyasi liderlerinin öncülüğünde “işçi sınıfının şekilsiz bir ‘kalabalığa’ dönüştürülmesi”ni, “her tür toplu görüşme, örgütlenme ve mücadeleyi (toplu sözleşmeler, sendikalar vs.) bozmak” ve sade bir yaşam ödülüyle karşılıklı imhayı ve bireysel mücadeleyi ön plana çıkarmak sermayenin istediği şey değil mi? Tüm bunlar niçin oluyor? Marx, 1867’de (!) “Kapital”in birinci cildinde (s.622) bir dipnotta, işçi maliyetine değiniyordu: “Bugün dünya piyasalarındaki rekabetten dolayı (işçi ücretlerindeki azalmalarda) çok öteye geçtik. ‘Eğer Çin –diyor Britanyalı Stampleton seçmenlerine– büyük sanayi ülkesi olursa, Avrupalı işçi nüfusunun rakiplerinin seviyesine düşmeden mücadele edebileceğini sanmıyorum’. Yani artık Avrupalı ücreti değil, Çinli ücreti, İngiliz sermayesinin yeni hedefi bu”.  Sermayenin, üçüncü dünya ülkelerindeki gettoların Avrupa’nın büyük şehirlerine taşınmasıyla, amacı aynı kalıyor. Paris de bu amacın mihrabında bir başka kurbandı.
 
Kaynakça: Petros Papakonstandinu, “Sol, iktidar ve devlet”, 2015, Livanis Yayınları
 
Alexandrupoli, 18-11-2015

google-news Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.