Milliyetçilik ve kin ekersen…

Bir arkadaşım, geçenlerde, kızının birlikte okula gittiği “en yakın arkadaş”ının (7 yaşındaki kız çocuklarından bahsediyoruz) kendisine “Türkler bizim düşmanımız” dediğini ve Türkler’den “nefret ettiğini” söylediğini anlattı.
 
Arkadaşım, kökenleri dolayısıyla insanlardan nefret etmenin doğru olmadığını, çünkü kendisinin de, “en yakın arkadaşı” olan kızının da Türk kökenli olduğunu söyleyince, çocuğun ağlamaya ve “Hayır, siz Türk değilsiniz, siz iyi insanlarsınız” diye bağırmaya başladığını anlattı.
 
Benzer bir olayı bundan birkaç yıl önce, iyi bir dostum da anlatmıştı; bir anaokulunda bir çocuk elindeki tahtayı silâh olarak hayal edip oynuyormuş, dostum ne yaptığını sorduğunda cevap vermiş: “Türkleri öldürüyorum”.
 
Tüm bu yukarıdakileri dinlerken, kendi çocukluk yıllarımı anımsadım. Bizim çocukluğumuzda da bu milliyetçilik ve ırkçılık mikrobu evlerde, okullarda var mıydı?
 
İlk başta cevabım olumsuzdu. Benim annem örneğin, ki kendisi Türk ve günde beş vakit namaz kılan inançlı bir Müslüman, bana hiçbir zaman Türkler’in veya Müslümanlar’ın üstünlüğünden söz etmedi. Hiçbir zaman Yunanlılar’ı veya Hristiyanlar’ı benim önümde küçümsemedi. (Arada bir beni camiye gitmeye zorladığı oldu, ama bu konumızla ilgili değil.)
 
Diğer yandan babam, ki çoğunluktan olan arkadaşlarının sayısı, azınlıktan olanlardan fazlaydı (ki bugün içlerinden biri şehrimizde, nazi çetesinin elebaşı). Bir dönemler PAME’de sendikacılık da yapmış olan o çelik işçi, ki tek gözyaşının görüldüğü yer “en yakın arkadaşı” Hristo’nun cenazesiydi, bana ırkçı şekilde davranmayı öğretemezdi!
 
Bu durumda ailede bir ırkçılık mikrobu mevcut değildi.
 
Ne de farklı dinlerden ve etnik kökenlerden insanların yaşadığı mahallemde. Benim “en yakın arkadaş”ım Aleksi veya Sasha idi ki kendisi Rusya’dandı; Ermenistan’dan veya Özbekistan’dan çocuklarla futbol oynuyor, Osman Aga’nın kahvehanesinde Türkiye ligini izliyorduk.
 
Sonra, ortaokul yıllarımı düşününce cevabım değişti. Çünkü, orada, beden eğitimi dersinde hoca bizi futbol oynamamız için bıraktığında, “karma” takımlarda değil de “Türkler”e karşı “Yunanlılar” oynadığımızı anımsadım. Kim düşünmüştü bunu? Bilmiyorum.
 
Bir bir noktaya “takıldım”: Yukarıda verdiğim iki örnekte de, kendi durumumda da yaşananlar eğitim kurumlarında yaşanıyor. Ki bu kurumlar, güya bize iyi insan olmayı öğretmekle, “ufkumuzu açmakla”, daha güzel bir dünya için mücadele etmemiz adına bilgi vermekle yükümlü.
 
Ancak –maalesef– AB’nin en güzel sömürgesinde, okullarda çocuklara atalarının nasıl “muhteşem” olduğunu, hiç yayılma amaçlı savaş yapmadıklarını, sadece müdafaa yaptıklarını ve herkesin Yunanistan’ın –dolayısıyla bizim de–  “düşmanı” olduğunu ancak “Yunanistan’ın asla ölmeyeceğini” öğretiyorlar.
 
Ve orada çocuklara, Aristotelis’i veya Eshilos’u, kısacası Yunan demokrasisini ve felsefesini okutup düşünen insan olmalarını sağlayacaklarına, onlara “kötü” Türkler ve “yabacılar”ı öğreyip “karton Kolokotronis’ler” olmaları öğretiliyor.
 
Ve sadece okullarda da değil. Ben kendi durumumda şanslı olabilirim, ancak evlerde, ailelerde, mahallelerde de bu ırkçılık, milliyetçilik, kin ekilmekte.
 
Ve bugün tam da bu yüzden göçmenlerin Avrupa’ya geçmek için çitleri yıktığını görmeyen ve bizi işgal etmeye geldiğini “höyküren” “bidon kafalılar” var.
 
Tam da bu yüzden Yunanlılar’ın 400 yıl Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşadığını ama İslâmlaşmadığını “unutup”, “göçmenlerin gelip bizi İslâmlaştıracağını” iddia eden “bidon kafalılar” var.
 
Tam da bu yüzden fikrini söylen her azınlık bireyine küstahça küfreden ve onu “Konsolosluğun çırağı” olarak adlandıran “bidon kafalılar” var.
 
Tam da bu yüzden Alman nazilerinin ve İtalyan faşistlerinin “postalı” bu ülkeden gitsin diye onlarca şehit vermiş insanların, koskoca azınlığın bir Konsolosluk tarafından yönlendirildiğine inanan “bidon kafalılar” var.
 
Son olarak, tam da bu yüzden çetelerine verdikleri oylarla nazilerin eline bıçak veren “bidon kafalılar” var – veya diğer yanda ülkenin tek kurtuluşunun Frangos Frangulis öncülüğünde yapılacak bir askerî darbede olduğuna inanan “bidon kafalılar”.
 
Sizce de biraz “silkinip” kendimize gelmenin, ülkemizi yeniden kurmanın zamanının geldiğini görmemizin zamanı gelmedi mi?
 
* Mustafa Çolak, şair, gazeteci, çevirmen.
[email protected]

google-news Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.