Bir Küçük Bank Hikâyesi (a)
Oturdu ve paketindeki son sigarayı yakıp yakmamak bahsinde uzun bir süre düşündü. Aklında dönen onca hengameye rağmen tam karşısındaki çınar ağacının yemyeşil yapraklarına dalıp gitti. Pek uzun sürmeyen bu kendinden geçme hali, sayısız derdin ta ortasına bıraktı Semih’i. İşte tam o vakit sigarayı yakma kararını verdi. Bunun pek rasyonel bir karar olmadığının farkındaydı, çünkü cebindeki o metal parçalar yeni tütün alması için yeterli değildi. Fakat bunun hayatındaki ilk ölçüsüz karar olmadığını muhakeme ettikten sonra, bu ayrıntının pek bir anlamı kalmamıştı.
Çektiği ilk fırtın salgıladığı ilk dumanı seyrederken karşıdan gelen kadim dostu Ayhan’ı gördü. Ayhan’ı tanıyalı iki sene olmuştu fakat onu yıllarca tanıyormuşçasına seviyordu. En sevdiği yönü samimiyetiydi. Etrafındaki onca insan yığınında bulamadığı samimiyet. Ayhan’la mimarlık fakültesinde tanışmışlardı ve ikisinin de birçok ortak yönü olduğuna inanıyordu. Sigara buna dahil değil.
Ayhan selam verip, Semih’in yanına oturdu. Bir süre konuşmadılar. Sohbete ilk adımı atan Ayhan oldu.
– Konu ne, yine Necla mı?
– Sadece Necla olsa…
Sustular.
– Sana bu işi çözeceğiz demedim mi?
– Bıktım abi, bıktım anlamıyor musun? Necla ile aramız kötü, babamın hastalığı ilerledi, para desen yok. Neyi çözeceğiz Ayhan, neyi?
– Sabrın sonu selamet dostum, bunu kafana kazıyana dek tekrarlayacağım.
– Öyle ama…
– Öyle tabii, her şey yoluna girecek, hem girmese bile ben senin yanındayım. Her şeye inat yaşayacağız. Necla’yı da unutayım deme kafanı kırarım, seni deliler gibi seviyor.
Yine sustular.
Sonra “Cehennem düşüncelerden ibaret olabilir” dedi Semih, sakin bir şekilde.
“Ne yani cehenneme inanmıyor musun?” diye sordu Ayhan.
“Hayır hayır, öyle değil. Belki de cehennemin ateşi bizi kasıp kavuran düşüncelerdir” diye karşılık verdi.
“Olabilir.” dedi Ayhan sessizce ve düşünerek.
Sigara söndü ve yine sustular.
***
Gece olmuştu ve Semih artık ezbere bildiği nöbetçi eczanelerden birine uğrayarak, babasının Parkinson ilaçlarını almaya gitti. Tabii, öncesinde ilaçları nasıl borç olarak isteyeceği konusunu uzun bir süre düşünmüştü. Mahçup bir tavırla girdiği eczanede halini anlatmakta epey bir zorlandı. Bütün bu zorluklara rağmen, borç teklifi kabul gördü ve yarı mutlu yarı utangaç bir halde, ilaçları alıp evin yolunu tuttu.
Yarısı yanan, yarısı sönük sokak lambaları arasında eve yaklaşmışken, telefonunun çaldığını fark etti. Arayan Necla’ydı. Belki de bütün bu güçlüklerin içinde ona umut veren tek kaynak, Necla. Cevap vermeden önce biraz bekledi. Kendisini toparlaması gerekiyordu, Necla’ya o kederli ses tonuyla hitap etmemeliydi. Derin bir nefes aldı ve telefonun yeşil tuşuna bastı:
– Efendim Necla.
– Nasılsın canım?
– İyiyim, tam eve giriyordum, sen nasılsın?
– Ben de iyiyim, sesini duymak istedim. Bir de yarın müsaitsen buluşalım diyecektim.
– Olur, buluşalım tabii. Zaten seni görmeye ihtiyacım var.
– Ne oldu, yoksa bir terslik mi var?
– Yok, her zamanki şeyler, sen üzülme!
– Baban nasıl?
– Bildiğin gibi.
Bir süre sessizlik…
“Neyse yarın detaylı bir şekilde konuşuruz” dedi Necla.
“Olur canım, kendine iyi bak. Seni seviyorum.” dedi ve konuşmaya son verdi Semih.
Necla’yla konuşmak ona iyi geliyordu, sadece sesi bile ona biraz huzur katmaya yetiyordu. Onunla konuşurken sigarasızlığını da unutuyordu ve bu önemli bir detaydı.
Eve girdi, babasını selamladı, ilaçları masanın üzerine bıraktı ve kendini koltuğa salıverdi. Annesi uyumuştu. Babasıyla sohbet etmek istedi, yapamadı! İşte dilinin tutulduğu o anlardan bir tanesi daha. Masanın üzerindeki peynir ekmekten biraz atıştırıp, odasına çekildi.
Burada işin zor kısmı başlıyor. Uyuma çabası, uyumak isteyip de uyuyamamak ve uyuyamamaktan bitkin düşüp başka bir anlamda bayılmak. Bir ara kitap mı okusam diye geçirdi aklından, ama onu da başaramadı.
Yastığa kafasını koyduğu andan itibaren aklına ilk gelen Necla oldu, biraz rahatladı, sonra babası, biraz daraldı, sonra okul, biraz daha daraldı, sonra parasızlık ve daha da daraldı. “Ah bu paranın gözü kör olsun” dedi demesine ama asıl meselenin para olmadığının o da farkındaydı. Sonra aklına Ayhan geldi, o zaman içinden “çok şükür” demek geçti ve az da olsa ferahladı. Ve böylece bir kurtuluş aracı olarak uyku macerası başladı…
***
Semih’in uykusu ani bir telefon aramasıyla bölündü. Arayan Ayhan’dı. Semih çok yakın bir arkadaşının ölüm haberini ani bir telefon görüşmesiyle öğrendiği günden beri, bu tür aramalardan korkar hale gelmişti. Her zaman olduğu gibi cevap vermekte gecikti ama yine de karşılık verdi:
– Ne oldu Ayhan, rüyanda beni mi gördün?
– Saçmalama oğlum, ne işin var senin benim rüyamda? Hadi toparlan da, her zamanki bankta buluşalım, sana önemli haberlerim var.
– Korkutma beni oğlum, söyle işte ne varsa.
– Gelince konuşacağız işte, yorma şimdi beni. 1 saat sonra bekliyorum.
Semih cevap vermeye fırsat bulamadan Ayhan konuşmayı bitirdi. Uzun zamandır Semih’i heyecanlandıran bir şeyler olmamıştı. Merak içinde hazırlanmaya koyulup, saatin geçmesini beklemeye başladı. Bu süre zarfı içerisinde annesine ev işlerinde yardım etti ve babasıyla ilgilendi. Babasının durumuna içten içe çok üzülüyor, fakat bunu belli etmek istemiyordu. Yine de her halükarda onu kaybetmeye hazır değildi.
Vakit yaklaşmıştı ve parka doğru yola koyuldu. Tam o esnada aklına Necla geldi, bugün buluşacaklardı. Necla'yı aradı, akşamüzeri buluşmalarının daha uygun olacağını söyledi ve saat 7’de her zamanki kafede buluşmaya karar verdiler.
Hava oldukça güzeldi ve bu Semih’in ilgisini çekmişti. Genellikle, yoğun düşüncelerden dolayı gökyüzü onun pek ilgisini çekmiyordu, ama bugün farklıydı. Parka ve Ayhan’la her zaman buluştukları banka vardığında, Ayhan’ı elinde bir küçük siyah çantayla gördü. Her zamanki şiir notlarını tuttuğu çanta olduğunu varsayıp pek aldırış etmedi. Heyecanlı bir şekilde konuşmayı başlattı:
– Ee, neymiş bu kadar önemli olan konu Ayhan beyciğim?
– Dur oğlum, önce bir soluklan, anlatacağım.
– Hadi lan, meraklandırma adamı.
– Sana bir teklifte bulunacağım, fakat sorgusuz sualsiz bana güveneceksin ve kabul edeceksin.
– Sen insanı delirtirsin Ayhan, neden bu kadar gizemlisin bir açıklasana.
– Beni dinleyecek misin, dinlemeyecek misin?
– Hadi dinliyorum, anlat.
– Şu elimde gördüğün çantada yüklü bir miktarda para var. Hem babanın ameliyat masraflarını karşılıyor, hem de Necla’ya istediğin yüzüğü alabilirsin.
Semih bir an durakladı, şaşırmıştı.
– Ne diyorsun oğlum, banka mı soydun, hırsızlık mı yaptın?
– Beni tanımıyormuşcasına konuşma Semih. Sorgu sual istemiyorum dedim, sadece bana güven.
– Kusura bakma Ayhan, ama ben bu parayı kabul edemem.
– Edeceksin. Borç olarak kabul et. Ben beklerim, istersen 10 sene sonra öde.
– Sen bu parayı nereden bulduğunu söyleyecek misin, söylemeyecek misin?
– Boğazımı kessen söylemem, ama helal olduğuna garanti veririm.
Semih sustu. Ayhan da ona eşlik etti.
Semih’in sayısız düşüncelerine bir yenisi eklenmişti. Ama bu seferki bambaşkaydı, bir ikilem. Babasını düşündü, Necla’yı düşündü, ona inanılmaz bir teklif sunan Ayhan’ı düşündü. Her şeyi bir kenara bıraksa bile, babasının gözünün önünde eriyip gitmesi onu adeta çılgına çeviriyordu.
Semih başkalarının yanında ağlayabilen biri değildi, karakteri buna el vermiyordu, ama buna rağmen Ayhan’ın bu samimiyeti karşısında gözleri dolar gibi oldu.
Sıkılgan ve kısık bir ses tonuyla “Tamam lan, kabul ediyorum” dedi. Ayhan’ın gözleri parladı.
– Bak oğlum, bu hayatta güvendiğim nadir insanlardan birisin, eğer bana haram para veriyorsan, bunun vebali büyük olur, sonunda külahları değişiriz.
– Tek bir şüphen bile olmasın. Bu parayı alıyorsun ve şimdilik bu mevzuyu kapatıyoruz.
– Tamam ama, borç yiğidin kamçısı, ödeyeceğim biliyorsun.
– Sen içini ferah tut. Şimdi başka bir işimiz var.
– Neymiş o?
– Gidip bir kuyumcudan Necla’ya bir tektaş beğeneceğiz.
– Sen iyi olduğuna emin misin, Ayhan?
– Hiç olmadığım kadar. Hadi kalk, gidiyoruz.
Yol boyunca pek konuşmadılar. Tek yaptıkları etraftaki insan yığınlarını seyretmek oldu ve sonunda Ayhan’ın tanıdığı bir kuyumcuya vardılar. Yüzüğü seçmeleri pek uzun sürmedi ve kuyumcudan ayrıldılar. Yeni istikametleri İstanbul’un en güzide hastanelerinden biriydi. Babasının ameliyatı için bir randevu kapadılar ve oradan da ayrıldılar.
Semih şaşkın bir şekilde iki gün önceki ruh haliyle, bugünkü ruh halini kıyaslıyordu. Bambaşka duygular, bambaşka planlar. Ayhan ise onun mutluluğuna içten içe ortak olmaya çalışıyordu.
Saat 7’ye yaklaşmıştı ve Semih’in Necla ile buluşması gerekiyordu. Tam o sırada Ayhan önemli bir şey söyleyeceğini belirtti:
– Semih, ben bir-iki haftalığına yurtdışına gidiyorum, gitmeden bir helalleşelim.
Semih bu habere üzülmüştü ve şaşırmıştı.
– Ayhan, bu olaya daha gizem katacak mısın, yoksa endişelenmeye başlıyayım mı?
– Yahu, iki haftalık tatile gidiyorum, ne gizemi, abartma her şeyi.
– Nasıl abartmayayım oğlum. Geliyorsun bir tomar para veriyorsun, bütün dertlerime deva oluyorsun, şimdi de gidiyorum diyorsun.
– İki hafta lan, geleceğim işte, o zaman konuşuruz.
– Ben de bu işten bir şey anladıysam arap olayım. Neyse, hadi gel bir sarılalım. İyi bak kendine oralarda, haber vermeyi de unutma, aklım sende kalmasın.
– Tamam kardeşim, hakkını helal et.
– Helal olsun kardeşim. Bu arada her şey için çok teşekkür ederim. Unutma, bunu borç olarak kabul ediyorum ve mutlaka ödeyeceğim.
– Tamam iyice duygusala bağlama. Yakın zamanda görüşeceğiz İnşallah, Allah’a emanet ol.
Sarıldılar ve sessizce ayrıldılar.
Devamı yarın…
Koray Bağdatlı
Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.
