Kendi şiirini ezberleyip yakan şair!

21.05.2020 17:55

T24 yazarı Hasan Cemal yazdı...

Δείτε περισσότερα στο: http://www.paratiritis-news.gr/

St. Petersburg, 2001 yılı Haziran ayı.
 
Gece yarısıydı.
 
Ama güneş daha batmamıştı.
 
Ayşe’yle hayatımızda ilk kez bir “beyaz gece”yi yaşıyorduk.
 
Karşımızda Kışlık Saray.
 
Saray’ın önünde John Reed’i, Amerikalı meslektaşımı, yirminci yüzyılı paramparça eden
1917 Devrimi’nin o komünist tanığını anmadan, Dünyayı Sarsan 10 Gün isimli kitabını hatırlamadan olur mu hiç?
 
7 Kasım sabahı çok geç kalktım.
 
Islak, puslu bir havaydı.
 
Top sesleri duydum.
 
Devlet Bankası’nın kapalı kapıları önünde süngülü askerler duruyordu.
 
“Hangi yandansınız?” diye sordum, “Hükümetten mi?”
 
Biri gülümseyerek cevap verdi: “Artık hükümet kalmadı.”
 
Gençten birine yaklaşıyorum:
 
“John Reed’i biliyor musun?”
 
“Tabii ki biliyorum. Okuldayken, Dünyayı Sarsan 10 Gün’den çok söz ederlerdi. Belki de okul kitabı olduğu için o zamanlar okumamıştım. Ama şimdi okumak ilginç olabilir.”
 
Yağmur çiseliyor.
 
Köhnemiş, dökülen bir yapı. Rusya Siyasi Tarih Müzesi. Yorgunlukla mutsuzluğu mavi gözlerinden akan ihtiyar kadın bilet kesiyor.
 
Lenin 1917 yazında hemen her gün bu balkondan aşağıdaki şu küçük meydanda toplanan Petrogradlı işçi ve askerleri ajite edermiş...
 
Nevski Prospekt’te yürürken karşıma anıların dipsiz kuyusundan Doğan Avcıoğlu çıkıyor. Ankara’da, Adakale Sokak’taki Devrim dergisinin önünde, ağzında emzik gibi cigarası, Mao’cu gençlerle kafa buluyor: Devrim, Nevski Bulvarı gibi dümdüz değildir! 
 
Nevski Bulvarı’nın üstündeki Edebiyatçı Kahvesi. 
 
Doğan Bey’den sonra karşımda bu kez İlhan Abi, bir köşeden bana el sallıyor. 
 
Puşkin’in 1837’de, delice sevdiği karısı için düelloda ölmeye gitmeden önce bir kadeh konyak içtiği kahve...
 
Hatırlıyorum. İlhan Selçuk da 1980’lerin başında gelmişti St. Petersburg’a. O zaman adı Leningrad’dı. Çok sevmişti, hep anlatırdı. Fakat memlekette 12 Eylül askeri yönetimi
olduğu için röportaj yazmasını istememişti Nadir Bey...
 
Dostoyevski’nin evi. Gri bir bina, ne kadar kasvetli. Daracık taş merdivenlerden yukarı çıkılıyor. Budala’yı burada yazmış.
 
Burası nasıl bir şehir... Ruhunun derinliklerinde saklı olan, hiç bitmeyen bir şeyler var. Üç ihtilal yaşamış...Tarih boyunca doğal afetler yakasını hiç bırakmamış... Hitler ordularının 900 günlük kuşatmasından muzaffer çıkmış... “Stalin terörü”yle boğuşmuş... Ancak ruhunu hiç teslim etmemiş St. Petersburg...
 
Görmüş geçirmişliğin, yaşanmışlığın, olgunluğun tüm izlerini taşıdığı için insanı bu kadar etkiliyor.
 
Aklıma takılıyor: Bu şehir, St. Petersburg, kimin St. Petersburg’u?.. Bu şehri Rusya’nın Avrupa'ya, modernleşmeye açılan tek kapısı olarak 18. yüzyılın başlarında inşa eden Büyük Petro'nun mu? Bu kente sanat hazineleri yığan Çariçe Katerina’nın mı? Yoksa Dostoyevski’nin mi? Petro’nun Neva’ya bakan heykelini Bronz Süvari isimli şiiriyle ölümsüzleştiren
büyük Puşkin’in mi St. Petersburg? Ya Çaykovski ne olacak? Gogol, Glinka, Mussorski... Mayakovski... Nobel ödülünün sahibi şair Brodsky... Igor Stravinski... Lolita’nın yazarı Nabokov...
 
Söyleyin: St. Petersburg kimin, hangisinin?
 
Doğru yanıt, hepsinin şehri. St. Petersburg’un ruhunu ve kültürünü hepsi birlikte yoğurmuşlar yapıtlarıyla, acılarıyla...
 
Az daha Anna Akhmatova’yı unutuyordum. Büyük şairin ev müzesinin önünden geçiyoruz, kocaman bir plaket çakmışlar duvara. Hatıra fotoğrafı çektiriyoruz Ayşe’yle...
 
Vakit gece yarısını çoktan geçti. Ortalık yeni yeni kararıyor. Kışlık Saray’ın damındaki
heykeller canlanırken, beyaz gece bitiyor. Neva Nehri’nin sularına vuran günün son ışıkları harikulade...
 
Anna Akhmatova’yı düşünüyorum. Özellikle Stalin döneminde yaşadığı acıları... Kendisi gibi şair olan kocasının idamını... Stalin’in ölüm kamplarında yıllarını geçiren oğlunu...
 
Yirmi yıl boyunca Anna Akhmatova'nın tek bir şiirini bile yayımlatmayan Stalin sansürünü düşünüyorum.
 
Bunları düşünürken, yeni bir şey öğreniyorum. İçim allak bullak oluyor.
 
Anna Akhmatova Stalin döneminde yazdığı bazı şiirleri önce ezberler, sonra yakarmış... Böyle yapan başka şair arkadaşları da varmış... Stalin polisinin eline düşmemek için şiirlerini yakarlarmış... Arkasından bir kafede buluşup birbirlerine yaktıkları şiirleri okurmuşlar fısır fısır...
 
Bu şiir yakmayı iki gün önce Youtube’da rastladığım bir Anna Akhmatova belgeselinden öğrendim. Hüzün bastı içimi. Bu acılar hiç bitmiyor. Şiirini yakan bir şair... Akıl alır gibi değil.
 
Hitler'i, Stalin’i, düşünce polisleri başımızdan hiç eksik olmuyor. Lanet olsun!

ΓΝΩΜΕΣ

DUTH CORNER

Magazine