George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
Bazı yazarlar henüz yaşarken kendi dönemlerinin çok ötesinde olduklarını hissettirirler. Henüz tarih olmamış bir “şimdiki zamanın” içinden geleceğe seslenirken, sadece eserleriyle değil çağa aykırı, genellikle çok eleştirilen düşünceleriyle kalıcı olacaklarını sezerler.
Eserlerinin zarar görme ihtimaline aldırış etmedikleri için cesur değiller. Başka türlü olmayı, yaşamayı, yazmayı beceremeyen bir “asilik” onlarınki. Bu öyle kurgulanabilen bir gelecek tasavvuru da değil. Ancak o yazara bir hediye gibi bağışlanmış doğal dürtülerle beliriyor ve zamanın müphem haritasında kendiliğinden şekilleniyor.
Edebiyat, tarih, sistem eleştirileriyle en çok tartışılan yazarlardan birisi olan George Orwell, neden yazmaya ihtiyaç duyduğunu açıklıyordu; “Katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel dürtü ve politik amaç”. Bunların ararsında onun yazma tutkusunu açıklayan güçlü nedenlerden birisi; “Şeyleri oldukları gibi görme, onlar hakkında doğru bilgilere erişip bunları gelecek nesiller için biriktirme arzusu” bana göre.
Orwell her ne kadar eserlerine baktığında politik bir amaçtan yoksun olduğu zaman ruhsuz kitaplar yazdığını düşünse de makalelerini, romanlarını, eleştirileri ve günlüklerini de içeren külliyatında edebiyatın eğlenceli olduğunu vurgular; “Yazmak ciddi bir iş değildir. Bir keyiftir o, bir kutlamadır. Yazarken eğleniyor olmalısınız. Eyvah şimdi hangi kelime? Aman Tanrım…’ diye kasılan yazarlara kulak asmayın. Cehennemin dibine kadar yolları var. Bu bir iş değil. Eğer iş olarak görüyorsanız derhal başka bir şe yapın”.
Orwell’in eleştirmenlerin, okurun ve hatta yakın çevresinin yorumlarına aldırış etmeksizin düşüncelerini ifade etme biçimine bağlılığı ve net olmaktaki ısrarı bugün hala onu en çok okunan yazarlardan biri kıldı.
1948’de yazdığı ‘1984’ü komünizm eleştirisi olarak algılayan, distopik bir gelecek tahayyülü olarak gören, onu sosyalizm karşıtı bir ‘ajan’ olmakla suçlayan Stalin’e, bütün totaliter rejimlere itiraz olarak okuyan veya salt edebiyat tutkusu nedeniyle seven hemen herkesin buluştuğu nokta, karamsarlığına rağmen geleceği sezebilme yeteneği ve gerçeği dile getirme tutkusu.
Türkçede ‘Edebiyat Üzerine’ başlığıyla yayınlanan makaleleri okurken hala onun gibi epey dikenli ama sadece adalet bilinci ve vicdanını ölçü alan yazarların hala dünyada ne kadar az olduğunu düşündüm. Sistemi, kitapları, yazarları, siyasetçileri eleştirirken arkasına saklanacağı mazeretler üretmekten hoşlanmıyor Orwell. Tribune’de yazdığı ‘Edebiyat ve Sol’ başlıklı makalesinde (1943) yine oldukça net:
“Solun ‘entellektüellere’ – yani biçimsel deneylere girişen tüm yazar ve sanatçılara – yaklaşımı sağın gösterdiği yaklaşımdan daha dostane değildir. Örneklemek için uzun bir liste sıralayabilirim ama aklımda daha ziyade Joyce, Yeats, Lawrence ve Eliot var. Bilhassa Eliot, neredeyse Kipling gibi, solcu eleştirmenler tarafından gözü kapalı bir şekilde tenkit edilir. Üstelik aynı eleştirmenler sadece birkaç sene önce Sol Kitap Kulübü’nün şimdiden unutulup giden başyapıtlarına methiyeler düzmüşlerdir”.
Orwell’in esas hedefi solun o dönemdeki edebiyat algısı değil. Tıpkı 1984’de yaptığı gibi yanlış yaklaşımların insanı düşünmeye zorlayan zihin uyanıklığına, edebiyata, nihai olarak okura zarar verdiğini hatırlatıyor:
“Sosyalist hareketin, edebiyatçıları kendinden uzaklaştırarak ne kadar kayba uğradığını kestirmek mümkün değil. Gelgelim, kısmen siyaset üzerine yazılmış makaleleri edebiyat saydığı için, kısmen de hümanistik kültüre yer açması nedeniyle sosyalist hareket gerçekten edebiyatçıları kendinden uzaklaştırmıştır. Herkes gibi yazarlar da İşçi Partisi’ne oy verebilir fakat yazar sıfatıyla sosyalist hareketin bir parçası olmaları epey zordur”.
Orwell başında hatırlattığım gibi “sanatla politika yan yana durmaz” türünden klişelere sıkışmış bir yazar değil ama Komünist harekete katılıp ‘burjuva entelektüellerini’ küçümseyen yazarların Muhafazakar Parti’ye katılanlardan hiçbir farkı olmadığını teslim eden berrak bir dünya görüşüne sahip.
Ben bu yaklaşımını romanları kadar önemsiyorum doğrusu. ‘1984’de, “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar” diyordu anlatıcı.
Bu makalelerde de, gerçeğin bilinçli olarak perdelenmesine, çarpıtılmasına, baskıya, sansüre her fırsatta itiraz ettiği görülüyor. Meselesi ideolojilerden ziyade sistemin yarattığı sorunlar. Aynı yazıda kariyerlerinin başındaki genç apolitik yazarların pasifist ve faşizme meyilli olduğunu, sosyalist hareketin büyüsüne kapılmadıklarını da haklı sebepleriyle hatırlatıyor. Ve yazıyı ironik bir anektodla bitiriyor.
Shakespeare hakkında uzun bir konuşma yapan yazara sonunda tek bir soru sorulmuş; “Shakespeare kapitalist miydi?”. Orwell, “Bu hikayenin en acıklı tarafı sahiden de yaşanmış olma ihtimalidir” diyor.
O ne yazarsa yazsın entelektüel dürüstlüğünden hiç taviz vermemiş. Edebiyat üzerine yazdıklarını okurken daha iyi kavradım. Irkçılık, milliyetçilik, savaş, sosyalizm, yeni kelimeler, şiir, yazmanın bedeli, basın özgürlüğü, roman eleştirisi, kitapların pahalılığı, mizahın inceliği bu kitapta değerlendirdiği konulardan bazıları. Bu çeşitliliğin merkezinde iktidar karşısında taviz vermeyen sesinin bugün daha iyi anlaşılan güçlü yankıları işitiliyor.
Orwell bugün ‘Hayvan Çiftliği’nin, ‘1984’ün öngördüğü faşizmin, baskı rejimlerinin yaygınlaştığına tanık olsa muhtemelen çok şaşırmazdı ama 70 yıl sonra insanlığın benzer sorunlarla mücadele ettiğini görse öfkelenebilirdi.
İnsan değiştiremeyeceğini bilse bile değiştirme umudunu koruyabilmek için yazar çünkü. Edebiyat, her zaman görüşlerini paylaşmasak da başkalarının zihinleriyle, iç dünyalarıyla kurduğumuz köprülerdir. Sadece “hoş ve yürek burkan” hikayeler uydurma ve anlatma sanatı değil aynı zamanda nereye doğru yol aldığımız hakkında bizi düşünmeye zorlayan zihin kamaştıran bir disiplindir. Ve kuşkusuz her türlü bedel ödemeyi göze almak demektir.
1946’da Horizon Dergisi yazma süreciyle ilgili sorular göndermiş Orwell’e. “Azimli bir yazarın yazdıklarıyla geçinmek için ihtiyaç duyduğu gelire kavuşabileceğini düşünüyor musunuz” sorusuna okurun alışık olduğu kışkırtıcı tonuyla cevap vermiş:
“Hayır düşünmüyorum. Bildiğim kadarıyla Birleşik Krallık’ta hayatını sadece kitap geliriyle idame ettiren yazar sayısı en iyi tahminle birkaç yüz insanla sınırlı ve bu insanların önemli bir kısmı muhtemelen polisiye gibi türlerde yazıyor. Bir bakıma Ethel M. Dell gibi insanların (Aşk romanları yazarı) fuhuş batağından uzak durması, ciddi bir yazarın fuhuştan uzak durmasından kolaydır”.
Kolayca tahmin edilebileceği gibi Orwell’in o dönemde de azılı düşmanları hiç eksik olmamış. Edebiyat sansüründen, İngiliz aydınlarına, kötü eleştirmenlerden Stalin’i savunanlara uzanan geniş bir alanda hemen herkes onun ‘acı veren’ eleştirilerinden payını almış. ‘Hayvan Çiftliği’ fikrinin nasıl ortaya çıktığı ve devamındaki süreci anlatan yazısında, yine sorgulamadan itaat eden toplumu ve sistemin çürüyüşünü eleştiriyor:
“Yayıncılar ve editörlerin belli konuları basmaya yanaşmamaları, kovuşturmaya uğramaktan değil, kamuoyundan korktukları içindir. Bu ülkede yazarın ve gazetecinin karşı karşıya kaldığı en büyük düşman düşünsel korkaklıktır… Asıl endişe verici olan durum, SSCB ve asıl izlediği siyaset söz konusu olduğunda, görüşlerini çarpıtmak için hiçbir baskı altında olmayan ilerici yazarlardan ve gazetecilerden aklı başında bir eleştiri ya da dürüst bir tutum bekleyemeyecek oluşumuzdur. Stalin dokunulmazdır ve izlediği siyaset tartışılmazdır!”.
Orwell’in bahsettiği baskı, korku, otosansür ikliminin bugün adı “demokrasi” olan rejimlerdeki görüntüsünün çok tanıdık olması hazin elbette. Ama onun haklı çıkması, yazının diktatörlüklerden, kötü eleştirmenlerden daha kalıcı olduğunu gösteriyor ve bu hiç değilse edebiyatın gücüne dair umut veriyor.
Asıl adı ‘Avrupadaki Son İnsan’ olan ‘1984’de anlattığı baskıcı rejim (SSCB) 89’da dağıldığı için onun yanıldığı iddia edilir. Halbuki tersine öngördüğü gibi diktatörlükler, otoriter rejimler farklı koşullarda varlıklarını sürdürüyor ve başka türlü felaketlere neden oluyor.
Bir başka sistem eleştirisi olan ‘Hayvan Çiftliği’ne dönecek olursak, Orwell o yazıda, “Bekleneceği üzere, kötüleme sanatına aşina olan eleştirmenler kitabımı siyasi gerekçelerle değil edebi gerekçelerle topa tutacak… Liderlerine (Stalin) kara çalıp davaya (onlara göre) zarar verdiği için bu kitaba itiraz edecek” demiş.
Evet onu küçümsediler, yazdıklarının kağıt israfı olduğunu söylenler oldu. Zulmeden Stalin rejimini eleştirdiği için kızdılar. Ama bugün edebiyat tarihinin en çok okunan ve hala tartışılan romanlarını yazan Orwell, bir kez daha haklı çıktı. İngiliz aydınını ve toplumunu hiç çekinmeden eleştiren Orwell, edebiyatıyla İngilizceye yeni bir sözcük kazandırdı; ‘Orwellyen’. Kitapta, “neden yeni kelimeler türetmeli” meselesine değindiği yazısı bu bilgilerle beraber okunduğunda daha anlamlı oluyor.
O “Özgürlüğün tek bir anlamı varsa o da insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilme hakkıdır” düşüncesine sıkıca tutunduğu için yazıları ve romanlarıyla yaşıyor. O hakka inananlar, edebi mirasına sahip çıkanlar varlığını “edebiyat yazılarıyla” taçlandıracaktır.
Esra Yalazan / Ahval
Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.
