İki 29 Ocak ile “İsonomia-İsopolitia” Gerçeği -10-

Dünkü yazımı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı yöneticilerinin yalanlar üzerine kurulmuş Sadık Ahmet masalını yıllardan beri maddi ve manevi olarak destekleyegelmesinin nedeni, Devrimin özüne ve tarihsel işlevine yabancılaşmış olmanın sonucu, Atatürk’ün söylemiyle, gaflet ve dalalet içinde olmalarındandır gözlemimle bitirmiştim.
 
Bu, madalyonun bir yanıydı. Öbür yanı da var. Öbür yanı bana bilge Nasrettin Hoca’nın “Hırsızın hiç suçu yok mu?” fıkrasını hatırlattıyor.
 
Fıkra şöyle:
 
Hocanın bir gün eşeği çalınmış. O zamanların ulaşım araçlarından biri olan eşeğin önemi belli. Hoca canı burnunda soluğu dostlarında almış. Destek beklentisi içinde yana yakıla eşeğinin çalındığını anlatmış. Ne duysun, dostları Hocayı suçlamaya başlamışlar.
 
– Kapıya bir kilit vursaydın…
– Evin duvarını biraz yüksek yapsaydın…
– İnsan öyle ölü uykusuna yatar mı, ahıra kulak verseydin…
Hoca dostlarının suçlamalarına dayanamamış. Öfkeli bir sesle, söylediklerinizin hepsini kabul ettim ama, bu hırsızın hiç suçu yok mu diye sormuş.
Türk-Yunan ilişkileri bağlamındaki konulara yaklaşımım öteden beri Türk devrimi açısından olduğundan, Türk yöneticilerinin zaaflarını ne zaman eleştirsem, bana, Yunan yöneticilerinin hiç suçu yok mu sorusu yöneltilir. Bunu dikkate alarak, bu yazımda, madalyonun öbür yanı olan  “isonomia-isopolitia” konusu üzerinde duracağım.
 
Dördüncü yazımda şu iddiayı ileri sürmüştüm:
 
İmza kampanyası yürütülmüş ve onbinlerce imzalı dilekçe, Komisyon’un belirttiği gibi, Yunan Meclisi’ne sunulmuş olsaydı, 26 Ocak mitingi yapılmayacak, iki 29 Ocaklar’daki “şiddet olayları” da yaşanmayacaktı.
 
Müslüman azınlığına karşı uygulanmakta olan ayrımcı ve baskıcı politikaların Başbakan Miçotakis’in ağzından Yunan Devleti’nin resmi itirafı olan “isonomia-isopolitia (yasalar önünde eşitlik ve eşit vatandaşlık)”, iki 29 Ocak’lardaki şiddet olayları  yaşanmadan, demokratik yoldan sağlanmış olacaktı.
 
Bilindiği üzere, 1981 seçimlerinde Azınlık seçmenlerinin ezici çoğunluğu oyunu PASOK partisine verdi. Beklenti, baskıcı ve ayrımcı uygulamalara son verileceği umuduydu. Fakat beklenen tam gerçekleşmedi. Bunun nedenlerini Yunanistan’ın ve Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel gelişiminde aramak gerekir. Bu konulara önceki yazılarımda değindim. Burada dikkat çekmek istediğim şu: iki ülkenin egemen güçleri, nostaljik söylemlerin dışında, 1930’da, Atatürk ile Venizelos’un  temelini atmış oldukları  dostluk ve sıkı işbirliği fikrini yeniden canlandırma iradesini bir türlü gösteremiyorlar.  Oysa küreselleşme gerçeğinde yaşanmakta olan acımasız sert rekabet, Türkiye-Yunanistan- Güney-Kuzey Kıbrıs bütünsel üçgenselliği coğrafyasında Türk ve Yunan halkarına ortak ekonomik faaliyet olanaklarının kazandıracağı barışı ve refahı düşünmeye zorluyor. Ekonomik sıkıntılar kaşısında ivedilikle ihtiyaç duyulan, dar-milliyetçiliğin kısır döngüsünden yakayı kurtarıp, bugünü ve yarını düşünen ufku geniş ortaklık çalışmalarıdır.
 
“İsonomia-isopolitia” konusu bu açıdan değerlendirildiğinde,  Müslüman azınlığının azınlık hakları bağlamında gayet basit olan iki sorunun çözümü, iktidarda hangi siyasi parti olursa olsun, kolayca gerçekleştirilebilecek niteliktedir.
 
Birinci sorun, müftü seçimidir.
 
Yasal dayanağı olmayan müftü seçimi, her ne kadar halkın belli bir kesiminin tercihini yansıtmış olsa da, hukuk devletinde hukuken hiçbir geçerliliği yoktur. Bilinen “seçilmiş Müftüler”in seçimi yasal dayanaktan yoksun olduğu içindir ki, Türk Hükümetinin desteği ve bir Türk avukatın yardımıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış olan başvurular, yasadan kaynaklanan hakkın Yunan yönetimi tarafından gaspına karşı açılmış dava niteliğinde değildi. Bunun için Mahkeme Yunan yönetimini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce özgürlüğünü güvence altına alan onuncu maddesinin ihlâl edilmiş olması yüzünden mahkum etti.
 
Aslında, Yunan yönetimi işin buraya varmasını önleyebilirdi. Çünkü, 1913 Atina Antlaşması uuslararası niteliği gereği, iç hukukun öncelikli sırasında yer alıyor. Dolayısıyla, Anayasal “isonomia-isopolitia” ilkesi gereği, Yunan yurttaşı Müslümanların müftü seçme hakkına saygı duyulması gerekir. Yunan yönetimi ufku geniş bir yaklaşımla meseleyi ele almış olsaydı, yakın tarih bakımından,  Türkiye’nin baş tacı ettiği Hasan Hatipoğlu ile yandaşlarının konuyu siyasallaştırmasına 1985’te izin vermemiş olacaktı. Yunan Melisi’nde dört Azınlık milletvekili, bunların üçünün iktidar Partisi SİRİZA’dan olduğu dikkate alındığında, soruna hâlâ hukuksal bir çözümün bulunmamış olması, akla ziyan. Oysa aklın yolu bir. 
 
İkinci sorun, vakıf yöneticilerinin seçimi. Aynı eleştiri bu sorun için de geçerli.
Dar-milliyetçilik bakışının etkisinden kurtulmak ve her iki sorunu “isonomia-isopolitia” gereği çözmek yerine, “Türkiye içişlerimize müdahale ediyor” tutarsızlığına sarılmak akıl kârı olabilir mi?
 
Türkiye’nin “seçilmiş Müftülüklere” maddi yardımı, ülkenin ekonomik bunalımında sıkıntı çeken bazı Yunan yurttaşlarının derdine derman olarak algılanıyor ve göz yumuluyorsa,  bu durum, demokratik hukuk devletinin bile bile sineye çektiği zaafı değilse, nedir?
 
Türk-Yunan dostuluğu ve sıkı işbirliği için samimi düşünce ve duygularla  gayret gösteren bir aydın, iki ülke tarafından neden “casus” olarak iftiraya uğruyor?
 
Yarın, bu konu üzerinde duracağım.

google-news Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.