İki 29 Ocak ile “İsonomia-İsopolitia” Gerçeği -5-

Dünkü yazımı, Türk devleti beni sınır dışı ederek ve bana o iftirayı atarak kendi ne kazandı, Müslüman azınlığı ile Türk-Yunan ilişkilerine ne kazandırdı sorusuyla bitirmiştim.
 
Türk devletinin ne kazanmış olduğunu bilmiyorum. Azınlığa ve Türk-Yunan ilişkilerine iki 29 Ocak olaylarının yaşanmasının yolunu açarak ne kazandırmış olduğunu gelin aşağıda birlikte görelim.
 
Burada, Türkiye’de hukuk devleti anlayışındaki ve Azınlık politikasındaki zaafı gösteren iki olaya değinelim.
 
Birinci olay müftü seçimi ve tayini.
15 Ocak 1986’da milletvekili Mehmet Müftüoğlu Yunan Meclisi’ne konu hakkında bir soru önergesi veriyor. 3 Şubat 1986’da Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanı Müftüoğlu’nun soru önergesini yanıtlıyor. Bunun üzerine Müftüooğlu 15 Şubat 1986’da, tayinin 2345 sayılı yasanın 6. maddesinin 1. paragrafındaki hükme aykırı yapıldığı gerekçesiyle Danıştay’da dava açıyor. Müftüoğlu’nun Danıştay’da dava açmasına ilk tepki 15 Şubat 1986 tarihli “AKIN” gazetesinde Konsoloshane’nin baştacı ettiği Hasan Hatipoğlu tarafından geliyor. Açık ve gizli suçlamalar karşısında Müftüoğlu davayı geri çekiyor. Bir gün Müftüoğlu’na bu davranışının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığını söylediğimde, bana şu itirafta bulundu. “Haklısın. Sen de biliyorsun ki, şu küçücük Batı Trakya’da başka bir gerçeğin üstünlüğü var. O namussuz suçlamalar üzerine Başkonsolos Varol Özkoçak’a gittim. Amacım, Türkiye’nin bu konudaki tutumunun ne olduğunu öğrenmekti. Varol Beye bu konuda ne düşündüğünü sordum. Soruma cevap yerine, şöyle bir soru ile karşılık verdi: ‘Danıştay’da dava kaybedilirse, ne olur?’ Bu soru bende, suçlamaların etkisiyle, Türkiye’nin başvurumu onaylamadığı kanaatini uyandırdı. Davayı içim sızlayarak geri aldım.”
Oysa, Avrupa Konseyi’ndeki çalışmalarımızın etkisiyle Yunan Hükümeti 1985’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını tanımıştı. Danimarkalı parlamenter Elmquist bana bunu Konsey çalışmaları sırasında söylemişti. Dolayısıyla, davanın Danıştay’da kaybedilmesi halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurma yolu açılmış olacaktı.
 
İkinci olay Yargıtay kararı.
Anımsanacağı üzere, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin” kuruluşu, Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleşmesine neden oldu. Bu gerginliğin etkisiyle olsa gerek, PASOK Hükümeti’nin Rodop (Gümülcine) Valisi, 16 Ocak 1984 tarihli dilekçesi ile isimlerinde Türk terimi yazılı Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ile Gümülcine Türk Gençler Birliği’nin kapatılması istemiyle mahkemeye başvurdu. Mahkeme, Valinin talebi lehinde karar verdi. Avukat Sabahattin Emin karara itiraz etti. 24 Aralık 1986 tarihli dilekçesi, Atinalı avukatlar Baha ve Lada tarafından onların da dava ile ilgili ekiyle birlikte Ario Pagu’ya 18 Mart 1987 tarihinde sunuldu. Yüksek Mahkeme 4 Kasım 1987 tarihinde Rodop mahkemesinin kararını onayladı ve karara bağladı. Karar 20 Kasım 1987 tarihinde açık oturumda yayımlandı.
 
Yargıtay’ın bu kararı karşısında ne yapılmalıydı?
Danştay kararında olduğu gibi,  AİHM’e gitme yolu açılmıştı. Avukat Sabahattin Emin’in kararı AİHM’e götürmesi gerekirdi. Bu yapılmadı. Karar, milli kimliğinin inkârı şeklinde algılandı, yorumlandı, sorun siyasallaştırıldı. Bu yaklaşımın, ABD ile SSCB arasındaki rekabetin  son evresine girdiği, “dar-milliyetçelik” rüzgarlarının estirildiği koşullarda sergilenmiş olması bir rastlantı değildir. Karar, dünya politikasında “dar-milliyetçelik”  rüzğarlarının estirildiği koşullarda Azınlık içi hizip çekişmesinin girdabına çekildi. Şöyle ki:
15 Ocak 1988 tarihli AKIN gazetesinde, Hasan Hatipğulu; “En nihayet balta gövdeye vuruldu. Hiçbir kimseye toplumumuzun milli ve dini kökenini tartışma hakkı tanımıyoruz. Azınlığımız Türk ve Müslüman doğdu ve bu yüce meziyetlerle ölecektir. Sen yeter ki, biraz daha sabırlı ol!” tavsiyesinde bulundu.
17 Ocak 1988 tarihli Trakya’nın Sesi gazetesi, Yargıtay kararını yayımladı. Birliklerin yöneticilerine sorunu Birleşmiş Milletler’e götürmelerini önerdi.
21 Ocak 1988 tarihli Trakya’nın Sesi gazetesinde Abdülhalim Dede tek başına ve kafasına göre  26 Ocak 1988 Salı günü yürüyüş düzenleyeceğini duyurdu ve çağrıda bulundu.

22 Ocak 1988 tarihli AKIN gazetesinde Hasan Hatipoğlu, “Türk asıllılar” sözcüğünün bir “şekerli hap” ve “tuzak” olduğunu savunarak, Yunanlıların bu tuzağına düşmemek için çok dikkatli olmak gerektiğini belirtti.
22 Ocak 1988 Cuma günü, Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, Komotini Türk Gençler Birliği, “AKIN” ve “GERÇEK” gazeteleri ile “HAKKA DAVET” dergisi, yayımladıkları ortak bildiriyle, Azınlık Yüksek Kurulu’nun 24 Ocak 1988 Pazar günü, İskeçe’de, Müftünün başkanlığında toplanacağını duyuruldu. Bildiride, “Azınlık Yüksek Kurulu’nun kararları dışında faaliyet göstermek isteyişlerin bir PROVAKASYONDAN ibaret olduğunu ve halkımızın bu hususa çok dikkat etmesi gerektiğini önemle açıklarız” denildi.

24 Ocak 1988 Pazar günü, İskeçe Müftülüğü’nde Azınlık Yüksek Kurul toplantısı yapıldı. Toplantıya, “GÜNAYDIN” gazetesindeki  o menfur iftira yüzünden davet edilmedim.  Toplantıda; Azınlık çapında büyük bir yürüyüşün düzenlenmesi, dış ülkelere bir kınama metninin gönderilmesi, öğrencilerin üç gün okullara gönderilmemesi, Avrupa mahkemesine (AİHM) gidilmesi kararları alındı.
25 Ocak 1988 Pazartesi günü, Mustafa Çolak’ın, İbram Onsunoğlu’nun Azınlıkça dergisinin Ocak 2005 sayısında yayımlanmış olan  “29 Ocağın anası 26 OCAK MİTİNGİDİR” yazısını kaynak gösterdiği, Trakya’nın Sesi sitesinde çıkmış olan derlemesinde şu bilgiler aktarılıyor:

“Tüm bu olanlar, Dede’yi de ürkütmüş ve pes etme noktasına getirmişti. Mitingten vazgeçip-geçmeme konusunda tereddüt içindeydi. 24 Ocak Pazar gecesi, saat 22:00’de, Selânik’te doktorluk görevini yapmakta olan ve 2 günlük haftasonu iznine memlekete gelmiş olan Dr. İbram Onsunoğlu’nun kapısını çaldı ve “Yürüyüş konusunda, son kararı sen vereceksin aga!” dedi, “Sen ‘evet’ dersen olacak, ‘hayır’ dersen olmayacak! ‘Evet’ dersen, senden bir talebim var, valiye vermek üzere kalabalık önünde de okunacak Yunanca bir psifizma-karar metnini bana bu akşam yazıp vereceksin.”

Onsunoğlu, olayı şöyle anlatır: “Anlaşıldı, ikimizle birlikte bizim evdekileri de bu akşam uyutmayacaktık. Onun için Dede’nin evine gittik. Sabahlara kadar çalıştık ve bu arada Yunanca metni de hazırladık, sonra Türkçeye çevirdik. Az sonra ben ilk otobüsle Selanik’e hareket ettim, ‘kestaneleri ateşten çıkarmayı’ Dede’ye bırakarak.”
Onsunoğlu’nun bizim evdekiler dediği, annesi, kızkardeşi ve bendim. Biz üçümüzde mitingin zamanı ve doğru olmadığı görüşündeydik. Özellikle ben bunun doğru olmadığı hususunda ısrar ettim. Fakat sözümüzü dinletemedik.
26 Ocak 1988 Salı günü, “Trakya’nın Sesi” gazetesinin çağrısı üzerine, Yeni camii avlusunda ve civarında birkaç bin kişilik bir kalabalık toplandı. Mitingi izledim.
27 Ocak 1988 Çarşamba günü, Almanya’ya gittim. “GÜNAYDIN”  gazetesinin o menfur iftira haberinden sonra Batı Trakya’da artık kimseye sözümü dinletecek durumda değildim. En yakınım olan kayınbiraderim Onsunoğlu bile sözümü dinlememişti.
27 Ocak 1988 tarihli AKIN gazetesinde, gazetesinin 15 Ocak 1988 tarihli sayısında; “Sen yeter ki, biraz daha sabırlı ol!” telkininde bulunan Hasan Hatipoğlu, şimdi, oniki gün sonra, “En Nihayet Beklenen Gün Geldi” başlığı altında, sanki beklenen bir gün varmış ve gelmiş gibi bunu müjdeledi.
28 Ocak 1988 Perşembe günü ve Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece, köyler dolaşılmış ve yürüyüş çağrısının duyurusu dağıtılmış.
29 Ocak 1988 Cuma gününün erken saatlerinden itibaren, Ocak-Şubat 1988 tarihli HAKKA DAVET dergisinin haberine göre, Rodopi (Gümülcine)  ve Ksanthi (İskeçe) illerinin köylerinden Gümülcine şehir merkezindeki Eski Cami’yi doğru gruplar halinde akınlar başlamış. Haberde; “Bu akınlar insana bir an için mutlu anlar yaşatıyordu.” saptaması yapılmış. Türk Hükümetinin desteği sayesinde kendilerini “Azınlığın temsilcileri” olarak gören; Hasan Hatipoğlu-Mehmet Emin Aga-İsmail Rodoplu üçlüsünün başını çektiği grup, Azınlık insanının millî ve dinî duygularını pervasızca sömürerek, Yönetimin 1967 faşist cuntasından beri devam ettirdiği baskıcı ve ayrımcı uygulamalarına karşı haklı olarak öfke dolu masum insanları  sokaklara döktü. Vali, Eski Cami’de Cuma namazı kılınmasını yasaklamakla, körüklenmiş duyguların üzerine tuz biber ekti. Şehir merkezinde ve bölgede yaşanmakta olan gerginliği daha da şiddetlendirdi. O bir anlık mutluluk kısa zamanda son buldu. Yerini, polisle çatışma, cop, dayak, yaralama, gözyaşı, korku, sağa sola kaçışmalar, tartaklanmalar, tutuklanmalar, Hristiyan ve Müslüman yurttaşlar arasında kavgalara bıraktı. O gün, Batı Trakya’da sanki bir ayaklanma ve onu bastırma hali yaşanıyordu.

30 Ocak 1988’de, Davos’ta, Özal-Papandreu görüşmesinin arifesinde Gümülcinede meydana gelmiş olan olaylar, gerçekte, bir “provakasyondu”.  “Elen Müslümanı-Yunan Müslümanı” terimleri yazılı metinleri imzalamış olan önderler(?!),  onbinlerce imzalı bir metni Yunan Meclisi’nin gündemine taşıyacaklarına, “milli kimliğimiz inkâr edilemez” seslerini yükselterek, 29 Ocak 1988’in yıldönümünü anma kolaycılığına kaçtılar. Böylelikle, bir yıl önce açılmış yarayı kaşıdılar. 29 Ocak 1989 olaysız geçti. Fakat 29 Ocak 1990’da yaşananlar biliniyor. En büyük zararı Azınlık esnafı ve halkı çekti. İmza kampanyasını baltalayarak Yunan Meclisi’ni rahatlatan, 29 Ocak 1988 ve 1990 olaylarının meydana gelmesinin yolunu açmakta; Hasan Hatipoğlu, Mehmet Emin Aga, İsmail Rodoplu, Sadık Ahmet, Ahmet Faikoğlu, Mehmet Müftüoğlu, Hafız Yaşar, Hafız Cemali, bütün bu siyasal ve dinsel önderlerin(?!), hepsinin ayrı ayrı sorumluluğu var.
 
Fakat en büyük sorumluluk, hukuk devleti ve Batı Trakya Müslüman azınlığı politikasındaki zaaf yüzünden  Türk devletinin o zamanki yöneticilerinindir. O zamanki Türk yöneticilerinin sözkonusu zaafı, Azınlığa ve Türk-Yunan ilişkilerine iki 29 Ocak olaylarının yaşanmasını kazandırmış oldu.
 
Hukuka ve hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duymayanların 29 Ocakları “Toplumsal Dayanışma ve Milli Direniş Günü” olarak anması neden bir tiyatrodur?
Yarınki yazımda bu soruyu cevaplayacağım.
 

google-news Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.