ABD’nin Avrupa’daki hakimiyeti, IMF ve Almanya’nın rolü
Almanya’nın, ülkemizin 3. memorandum-programına IMF’in de katılması, Amerikan çıkarlarının bir ekonomi kurumunun Avrupa’nın iç meselelerine karışması konusundaki, hem de IMF’nin kendisi katılıp şartlar ve koşullar koyma konusunda karar almamışken, ısrarı ilgi çekici. Çünkü Yunan hükümetinin savunduğu tez, yani bankaların sermaye yapılarını güçlendirmek için sadece 6 milyar istendiği, ki bunun için 25 öngörülüyordu, ve dolayısıyla Yunan programı 19 milyar daha az istediği için IMF’nin finansörlerin haricinde tutulması, mantıklı ve Avrupalı ortaklarımız tarafından borç sebebiyle AB’nin iç meselelerine Amerikan müdahalesini engellemek adına değerdirilebilir. Mayıs 2010’da ülkenin 1. memorandum-programına IMF’nin katılımı, uzmanlığından dolayı doğru ise bile, bugün Portekiz, İrlanda, Kıbrıs’ta bir dizi memorandumdan sonra doğru olamaz. Ancak aranan hiçbir zaman uzmanlık değildi, çünkü Dani Rodrik’in de “Küreselleşmenin Paradoksu” kitabında dediği gibi, gerçek şu ki “Yunanistan’ın IMF’e başvurma kararı, AB içerisinde de karşıt görüşlerin oluşmasına neden oldu, çünkü Yunanistan sadece AB değil, aynı zamanda eurozone üyesi de. Sonunda Alman şansölyesi Angela Merkel’in ısrarı, Fransa Başkanı Nicolas Sarkozy ve AMB Başkanı Jean-Claude Trichet’nin kuşkularını eğdi”.
IMF 1944 yılında, Bretton Woods sistemi çerçebesinde Dünya Bankası ve Tarifeler ve Tiicaret Genel Sözleşmesi (GATT) ile birlikte, savaş sonrası uluslararası boyutta Amerikan hakimiyetine katkı sağlamak için kuruldu. 1982’de Meksika’daki ekonomik kriz gerekçesiyle Reagan hükümeti tarafından neoliberalleşme kurumu olarak kullanıldı. O günden itibaren IMF ve Dünya Bankası, “serbest piyasa fundamentalizmi ve neoliberal ortodoksluğun” dayatılması ve propaganda merkezini oluşturdular. O zaman hattta, Meksika gerekçesiyle, liberal ve neoliberal pratik hakkındaki fark ortaya çıktı: İlkinde, Meksika krizine kadar, kreditörler kötü yatırım kararlarından doğan açığı üstleniyorlardı; ikincisinde ise, borçlular devlet ve uluslararası güçlerce, borcun tamamıını ödemeye zorlanıyorlardı, yerel toplumun refahına ve doğuracağı sorunlara bakılmadan. David Harvey’in “Neoliberalizm” üzerine yazdığı kitapta dediği gibi: “1982’den itibaren neoliberal devletler, borçlarının hafifletilmesi için pazarlık yapmak üzere tüm yetkiyi IMF ve Dünya Bankası’na verdiler, ki bu esas itibarıyle dünyanın büyük finans kurumlarının varsayılan ödenmeme tehdidinden korunması demek. Borcun uzlaşılması ve uzatılması için, diye sürdüryor Harvey, borçlu ülkeler yazal düzenlemeler gerçekleştirmeye zorlanıyorlar; sosyal harcamalarda kesintiler, daha serbest piyasalar ve özelleştirmeler için yasalar gibi”.
Ancak Berlin’in Washington’a hizmeti IMF’nin tüm Avrupa genelinde çalışmasını yasallaştırmakla bitmiyor. Samuel Huntington, “America’s Changing Strategic Interests” başlıklı metninde, 1991’de şu konuyu geliştirdi: Sovyet blokunun yarılmasıyla, ABD’nin görevi, Avrasya’da hüküm sürecek yeni bir gücün çıkmasını önlemekti. Ve Hundington’a göre bu role Birleşik Avrupa talip olabilirdi. Amerikalılara jeopolitik olarak rekabet içinde olunacak bir birleşik Avrupa fikrinin önüne geçecek faaliyetlere başlamalarını önerdi. İlk öneri olarak “Alman tehdidi” boyutunu doğurmayı önerdi. Yani, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan tecrübelerin canlanması, ve Avrupalıların –bu kez ekonomik olarak– gelişmekte olan Alman süpergücüne esareti. İkinci öneriyle Avrupa yapısının hızlı ve sınırsız bir şekilde büyümesinin teşvik edilmesini sundu ki bu AB’nin 1991’de 12 olan üye sayısının bugün 28’e çıkmış olmasıyla gerçekleşmiştir. Her ikisinde de gelişmelerin öncüsü birleşik Almanya.
Almanya’nın ABD ile irtifak ilişkileri ne boyutta mıdır? BND gibi Alman istihbarat servislerinin, NSA adına, yani Amerikan istihbarat servilseri adına EADS havacılık gibi Alman şirketleri aleyhine casusluk yapması; veya Angela Merkel’in ve birçok önde gelenin konuşmalarının NSA tarafından çalındığının ortaya çıkmasına rağmen kayda değer tepki gösterilmemesi. Ukrayne meselesinde Rusya’ya yatırımların, Avrupa’nın çıkarıyla ters düşüyor ve Amerikan çıkarına oluyor demeden, değerlendirip dayatılmasını reddetmeden, ABD’nin emriyle, uysalca benimsenmesi. ABD’nin AB’nin regülatörüne bu denli hakim olduğu bir ilişkiler çerçevesinde, uluslararası sahnede rol alacak ve gelişmelerin düzenlenmesine ortak olacak bir Birleşik Avrupa söz konusu olabilir mi? Veya bir ülke, askeri olarak neredeyse yok iken, Avrupa’nın liderliğini yapabilir mi? Bu sebeple, AB, uluslararası gelişmelerin kenarında duruyor ve ABD’nin amaçlarını yasallaştırmaya yardımcı oluyor, diğer yandan ise ekonomik alanda rakiplerine karşı sürekli geri adım atıyor.
Alexandrupoli, 13-12-2015
Ακολουθήστε το paratiritis-news.gr στο Google News και μάθετε πρώτοι όλες τις ειδήσεις.
